20 Ara 2008

Yalnız Adam Ve Kırlangıç



Karlı bir kış günüymüş...
Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç,
yalnız bir adamın penceresinin dışına gelip
gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun
içeri girmesine müsade etmesini istemiş.

Yalnız adam bu isteği görmüş, "olmaz alamam,
git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da
kendi kendine söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla
kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba..?"

Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış,
rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı
daha başka düşünceler sarmış,
kırlangıcın arkadaşlığını
geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş...

"Keşke kuşu içeri alsaydım.
Ona biraz yiyecek verirdim. Minik kuş
oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır,
cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş.

Ertesi sabah ilk iş pencereyi açıp,
etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç
oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş.
Ama görememiş zavallı kırlangıcı...

Uzun kış geçmiş, yine yaz gelmiş...
Etrafta kırlangıçlar, cıvıldıyarak uçmaya başlayınca;
yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar
açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış.

Onun hevesle havada uçan kuşlara
baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince
hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan
sen kırlangıçların sadece 6 aylık bir ömürleri oduğunu
bilmiyordun?" demiş. Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş
ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...

Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?

Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar
size sunulan bir dostluğu?

Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
sadece birkez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler.... :((

Alıntıdır.

Bir Arkadaşıma Yardım Eder misiniz?

Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır;
Asker San Francisco'dan ailesini aradı.
- "Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum."
- "Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz" diye cevapladılar.
Oğulları,
"Bilmeniz gereken birşey var" diye devam etti.
-"Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum."
"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz."
- "Hayır, anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.
- "Oğlum" dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.
"Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Firancisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı!.

Anonim

18 Ara 2008

Anne Gözüyle Görmek !!


...küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun
hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.

'Badem' dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.......

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.
Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat
ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.
Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı.
Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak

- Sanki yeniden dünyaya geldim! . dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış.
Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?
Yaşlı doktor
- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım! . diye gülümsedi.

Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, O' nun gözünden gördün kendini! ..

Alıntıdır.

6 Ara 2008

Türkiye Engelli Hakları Sözleşmesi'ni Sonunda Onayladı

Türkiye geçen yıl imzaladığı Engelli Hakları Sözleşmesi'ni 3 Aralık Engelliler Günü'nde onayladı. Cumhurbaşkanı Gül'ün onayının ardından sözleşme bağlayıcı olacak. Engelli hakları savunucuları onay için kampanya yürütüyordu.

Meclis, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'ni oybirliğiyle onayladı. Sözleşmeyi onaylayan ülkelerin sayısı 42 oldu.

Dünkü oturuma katılan 240 milletvekili sözleşmenin onaylanması için oy verdi.

Türkiye sözleşmeyi 30 Mart 2007'de imzalamış, ancak onaylamamıştı.

Engelli hakları savunucuları, Türkiye'nin sözleşmeyi onaylaması için kampanya yürütüyordu. Türkiye Sakatlar Derneği, 3 Aralık Engelliler Günü için yaptığı açıklamada, sözleşmenin ve ek protokolünün en kısa sürede onaylanmasını istemişti.

Sırada ek protokol var
Sözleşme, engellilerin topluma dahil olması, ayrımcılıktan ve damgalanmaktan korunması, hizmetlerin engelliler için erişilebilir olması, yasalar önünde eşitlik konularında devlete yükümlülükler getiriyor.

Türkiye'nin henüz imzalamadığı ek protokolse bireylere ve gruplara, ülkelerindeki iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından, BM Engelli Hakları Komitesi'ne doğrudan başvuru olanağı getiriyor.

KAYNAK

3 Ara 2008

Neden Öyle Bakıyorsun Bana?

Hiçbir şey engel değildir ışıldamasına bir çift gözün ve hiç kimse engelli değildir yüreğinde sıcaklığını hissediyorsa sevginin.
Ben koşuyorum, istediğim şeyi uzanıp alabiliyorum kollarımla, istediğimi görüyorum, duyuyorum ve konuşabiliyorum. Yani kestirmeden bakarsanız özürlü değilim. Evet; ben özürlü değilim çünkü sevmeyi de biliyorum.
Oysa bir sürü sağlam insan var engelli olan, yapması gerekeni yapmayan, duyarsız duygusuz ve gözleri adeta kaderi tırmalarcasına inkar edercesine kibirli bakan.

Karanlıktan korkarız bir çoğumuz. Karanlık bir yere girdiğimizde ilk önce hiç bir şey göremeyiz ama bir iki dakika sonra gözlerimiz seçmeye başlar oysa ışığı yakmamışızdır nasıl olurda ilk anda göremediğimiz şeyler daha sonra görünür gözümüze hiç düşündünüz mü? Gülün şeklini, yüzünüzü, ekmeği, suyu göremediğinizi.
Hiç düşünmediniz di mi?

Neden öyle bakıyorsun bana?
Görmüyorum seni biliyorsun…
Ama hissediyorum yüzündeki ukalalığı
Çok ta kötü göründüğümü sanmıyorum
Sadece görmüyorum…
Yüreğim kör değil en azından senin gibi
Bak ben seni küçümsüyor muyum?
Madem her şey dünyayı görebilmekten ibaret
Sen görebiliyorsun işte
Demek ki büyük sensin!
Öyleyse bana da göster dünyayı
Gücün yeter mi?
Hem sen benim kadar iyi görebilir misin ellerinle?…
-------

Sabaha kadar cevap aradı anne bu soruya. Beklide ömrü boyunca karşısına çıkacak en zor soruydu bu. Zaten unuttuğu uykuları o gece tümüyle terk etmişti yorgun bedenini ve ruhunu. Biricik kızı uğruna canını vereceği kızı 4 yaşına gelmişti ve artık aklı her şeye eriyordu. O gece ömrünün en zor ve en cevapsız sorusunu sormuştu annesine.
- Anne ben neden yürüyemiyorum.
Hiç takatsiz kaldığınız oldu mu? Herkesi ayakta kalma çabası sarmışken yürüyemediğinizi düşündünüz mü?
Hiç düşünmediniz di mi?

Neden öyle bakıyorsun bana?
Yanına gelemem biliyorsun
Ama gözlerim çok yakınında
Böyle olması gerektiğinin farkındayım.
Çokta önemli değil zaten
Sadece yürüyemiyorum.
Kötü yollarda değilim en azından senin gibi
Bak ben seni küçümsüyor muyum?
Madem her şey yürümekten ibaret
Sen yürüyebiliyorsun işte
Demek ki büyük sensin!
Öyleyse beni de kaldır ve gezdir dünyayı.
Gücün yeter mi?
Hem sen benim kadar iyi yürüyebilir misin ellerinle?…
------------

Çoğu zaman öyle kaptırırız ki kendimizi şarkılara. Dinleriz, eşlik ederiz. Birde ah bu şarkılar yok mu deriz. Hiç düşündünüz duymadığınızı, söyleyemediğinizi şarkıların yok olduğunu. Hangi işaret anlatabilir en sevdiğiniz türküyü yada hangi hareketle söylersiniz.
Hiç düşünmediniz di mi?


Neler konuşuyorsun karşımda?
Seni duyamam biliyorsun
Üstelik cevapta veremem sana
Ama hissediyorum sesindeki titreşimi
Görebiliyorum da
Çokta önemli değil zaten
Sadece duyamıyorum ve konuşamıyorum.
Duymazlıktan gelmiyorum en azından gerçekleri senin gibi
Ve boş konuşmuyorum.
Bak ben seni küçümsüyor muyum?
Madem her şey duymaktan ibaret
Sen duyabiliyorsun işte
Demek ki büyük sensin!
Öyleyse bana bir türkü söyle de dinleyeyim hatta eşlik edeyim.
Gücün yeter mi?
Hem sen benim kadar iyi anlatabilir misin sessizliği ellerinle?...
--------

Engel; elde, ayakta, gözde, dilde, kulakta, ve zihinde değildir. Her ne kadar engelliler denilse de onlara asıl özür onları göremeyen gözlerimizde, koşmayan ayaklarımızda ve uzanmayan kollarımızdadır.

Sen; göremeyen arkadaşım
Sana nasıl sıcak baktığımı görüyorsun

Sen; duyamayan arkadaşım
Sana söylediğim türküyü duyuyorsun…
Sen; yürüyemeyen arkadaşım
Sana geliyorum sen bana yürüyorsun…
Sen; zihnine kilit vurulmuş arkadaşım
Sana sevgiyi anlatıyorum ve sen anlıyorsun…

Çabamız bir çift gözün bizlerle ışıldaması için.
Sevgiyle kalın…
Saygılar…

Kaynak
Yazan:chnnmkiz

3 ARALIK ENGELLİLER GÜNÜ

3 Aralık Uluslararası Engelliler Günü için bianet'in görüştüğü Türkiye Sakatlar Derneği Başkanı Şükrü Boyraz, yasaların doğru uygulanması halinde sakatların yaklaşık yarısının çalışıyor olabileceğini söyledi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, sakatlar Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 12,29'unu oluşturuyor. Bunun yaklaşık 8,5 milyon kişiye denk düştüğünü söyleyen Boyraz'a göre, istihdam edilen sakatların oranı yalnızca yüzde 3. Yaklaşık yüzde biri özel sektörde, yüzde ikisi kamuda.
İş Kanunu'na göre, 50 veya daha fazla kişinin çalıştığı işyerlerinde, çalışanların özel sektörde yüzde 3'ünün, kamuda da yüzde 4'ünün sakatlardan oluşması, ayrıca beden ve ruhsal durumlarına uygun işlerde çalışmaları gerekiyor.
"Kamuda 40 bin sakat kadro açığı var"
Şu an kamuda sakatlar için ayrılan kadrolarda 40 bin kişilik açık olduğunu söyleyen Boyraz, kotaya uyulmaması durumunda işverenin kişi başına ayda 1.300 YTL ceza ödemesi gerektiğini de ekledi.
Ancak Boyraz kamu kuruluşlarının bu cezayı ödemediğini, özel sektörün de bunun üzerine davalar açarak ödediği cezaları geri alabildiğini söyledi.
Boyraz, kamu kuruluşlarının sakatları yetersiz, eğitimsiz bularak işe almadığını, oysa bu durumda yapılması gerekenin yatırım yaparak eğitim verilmesi olduğunu da ifade etti.
"Sakatların okuma yazma oranı yüzde 4'ken, iş bilgisi nasıl olsun. Yatırım yapılması şart."
"Çalıştırmak yerine sigorta yapıp harçlık veriyorlar"
Boyraz, özel sektörde birçok işletmenin de kotayı doldurabilmek için sakatları sigortalı yapıp çalıştırır gibi gösterdiğini, bunun yerine "evinde otur, biz sana 250 YTL harçlık verelim" dediğini de ifade etti.
"Ama krizle birlikte bu da değişiyor. Zaten işyerinde ayrımcılığa uğrayan sakatlar, krizle birlikte ilk işten çıkarılanlar arasında."
Ücrette, terfide, çalışma koşullarında eşitsizlik
"İşveren sakatlardan verim alamıyormuş gibi davranıyor, onları yük, angarya olarak görüyor" diyen Boyraz işyerindeki ayrımcılığı da şöyle özetliyor:
Aynı vasıflara sahip iki kişiden sakat olana düşük ücret veriliyor. Bu da genellikle asgari ücret.
Sakat olmayan terfi ederken, sakata terfi verilmiyor.
Sakatlara amacına uygun işler verilmiyor.
Sakatlara uygun mimari ortam ve çalışma ortamı yaratılmıyor.
Oysa, Özürlüler Yasası olarak bilinen yasa değişikliğine göre, işveren sakatların karşılaşabileceği engel ve güçlükleri azaltmak için gereken iş süreci ve fiziki ortam düzenlemelerini yapmak zorunda.
"Sakatlar sendikalı olmalı, sendikalar sakatlara özel çalışma yapmalı"
Boyraz sakatların sendikalı olması halinde, karşılaştıkları birçok sorunun üstesinden gelinebileceğini, bu arada sendikaların da sakatlara özel çalışma yapması gerektiğini söyledi.
"Çünkü herkesin ihtiyaç duyduğu koruma derecesi farklıdır. Toplu Sözleşme sakatların ücret eşitsizliğini giderebilir. Örneğin işyerinin mimari yapısı, çalışma ortamı sakata göre değilse, sendika devreye girebilir."
Bia
KAYNAK

30 Kas 2008

Muhsin Yazıcıoğlu Karakalem Portre,Siyasetçi Karakalem Resimleri


Muhsin Yazıcıoğlu 1954 yılında, Sivas'ın Şarkışla ilçesi Elmalı Köyü'nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla'da, üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde yaptı.
1968'de cemiyetçilik çalışmalarına başlayan Yazıcıoğlu, Şarkışla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, üniversite eğitimi için 1972'de Ankara'ya geldikten sonra Ülkü Ocakları Genel Merkezi'nde görev yapmaya başladı; sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı'nda bulundu (1977-78).
Yazıcıoğlu, 1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği'nin kurucu Genel Başkanı oldu. 1980 yılına kadar MHP'de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulunan Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül 1980'den sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. 7,5 yıl Mamak Cezaevi'nde kalan Yazıcıoğlu, bu davadan herhangi bir ceza almadan berat etti.
Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başkanlığını yaptı.
Yazıcıoğlu, 1987'de Milliyetçi Çalışma Partisi'ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi'nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas'tan milletvekili seçildi.
Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992'de, "içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı" gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP'den ayrıldı.
Muhsin Yazıcıoğlu, 29 Ocak 1993'de, MÇP'den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi'ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.
24 Aralık 1995′te yapılan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden meclise girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP’tan istifa ederek, BBP’ye döndü.
26 Nisan 1998′de yapılan 3. Büyük Kurultay’da, 8 Ekim 2000 tarihinde yapılan 4. Büyük Kurultay’da, 2 Haziran 2002 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kurultay’da,20 Temmuz 2003 tarihinde yapılan 5. Olağan Büyük Kurultay’da,30 Nisan 2006 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kurultay’da ve 15 Nisan 2007 2.Olağanüstü Büyük Kurultayda tekrar BBP Genel Başkanlığına seçilmiştir.
22 Temmuz Erken Genel seçimlerinde BBP’nin seçimi protesto etmesi sebebiyle partisinden istifa ederek Sivas’tan bağımsız milletvekili adayı olup 23. dönem milletvekilliğine seçilmiştir.Daha sonra BBP’ye katılarak TBMM’de Büyük Birlik Partisi Sivas Milletvekili olarak BBP’yi Meclis’te temsil etmiştir.19 Ağustos’ta yapılmış olan BBP’nin 3.Olağanüstü Büyük kurultayında tekrar Genel Başkan olmuştur.
Muhsin YAZICIOĞLU, evli ve iki çocuk babasıydı..


Muhsin Yazıcıoğlu'ndan Bir Şiir

ÜşüYorum
Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar

Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum..
Muhsin YAZICIOĞLU

Kendi sesinden dinlemek için Tıklayın.



ÖĞRENDİM


Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim

Can Dündar

TeLefondaki MeLek..!


David o gün çok yoğundu, seçim kampanyaları devam ediyordu. Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı. Özür dileyip kapattı. Ama o hoş ses aklından çıkmıyordu.

Ertesi gün sabah erkenden o numarayı aradı. Telefon çalarken kalbi çok hızlı çarpıyordu. Evet karşısında yine o tatlı ses vardı. Kendisini tanıttı. Konuşmaya başladılar. Konuştukça kızdan dahada etkileniyordu.

Günler geçti. Hergün onunla konuşuyordu, onun sesini duymadan güne başlayamıyordu. Kızgın olduğunda sakinleştiriyor, üzgünken neşelendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar aşılıyordu. O soğuk kış günleri bu sıcacık sesle ısınmış ve bahar gelmişti.


Bu arada seçim kampanyalarıda çetin bir şekilde devam ediyordu. Aklından ve kalbinden çıkaramadığı o kızla evlenmeliyim diye düşünmeye başladı. Bu kampanyası içinde olumlu olurdu. Danışmanı başının etini yiyordu.


- "Evlenirsen, ratingin 10 puan artar" diye...


Şu ana kadar bu konuyu pek ciddi düşünmemeşti. Neden olmasın dedi ve hızla telefonu çevirdi. Hiç nefes almadan evlenmek istediğini söyledi, kampanyasını anlattı, hayallerinden bahsetti, seçimden sonra karayiplerde bir balayından bile bahsetti. Onun çoşkusu genç kızada geçmişti. Ama bir anda sessizleşti ve mırıltılı bir sesle :


- "Henüz beni görmediniz, ya beğenmezseniz." dedi.


David "Bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde" dedi.


Bu arada eski neşesini ve çoşkusunu kaybetmişti. O zaman yarın buluşalım dedi. Buluşacakları yeri konuştular.


Ertesi gün David heyecanla buluşacakları yere geldi. Biraz sonra uzaktan yanında köpeği ile güzel bir kız geliyordu. Acaba o mu diye düşündü. Ama parkın o kısmındaki tek kişi olmasına rağmen ona bakmıyordu. Uzaklara çok uzaklara bakıyordu. Sanırım o değil dedi. Kızın gözlerinde güneş gözlükleri vardı. Kızın gözlerinin ne renk olduğunu düşünmeden edemedi.


Kız David ile telefondaki meleğin buluşacağı havuzun yanına kadar geldi. Oda ne elinde bir beyaz baston vardı. David şaşkınlıkla ona bakakaldı. Bu o telefonlarda konuştuğu meleğiydi. Ama o kördü. Ne yapmalıyım diye düşündü. Kaçıp gitmeli mi? Herşeye rağmen elini tutup konuşmalı ve onunla evlenmeli miydi? David yutkundu ve birkaç adım atıp, kızın yanından geçip sessizce gitti. Parkın dışına çıktığında son birkez dönüp kıza baktı. Kız hala uzaklara doğru bakıyor, köpeğiyle konuşuyor ve David'i bekliyordu.


David günlerce, onu bekleyen kızın hayalini unutamadı. Sürekli doğruyu yaptığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Bazen eli telefona gidiyor, o gün işim çıktı gelemedim deyip, yine herşeye yeniden başlamayı düşünüyordu.


Günler geçti ve seçimler sonuçlandı. David seçimleri kaybetti. New Jersey valisi olamamıştı. Yine avukatlığa devam etmeye başladı. Noel hazırlılarının devam ettiği o öğlen, sekreteri içeri girerek, davanın 25 dk sonra olacağını hatırlattı. Hızla hazırlandı. Çantasını alıp adliyeye gitti. Yerine geçti oturdu. Önemli bir tecavüz davası görülüyordu ve sanığı David savunacaktı, işi zordu. Biraz sonra karşı taraf ve hakimde yerlerini almıştı. David ilk tanığa sorusunu sordu. Moralinin bozulmaması için karşı tarafın avukatına dönüp bakmamıştı bile. 2.tanık ile ilgili notlarına bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabı sesi duydu. Karşı tarafın avukatı tanığın yanına gidiyordu. Avukat konuşmaya başladı. Bu ses çok sert, acımasız ama bir o kadarda tanıdık geldi.


Başını kaldırdı daha bir dikkatle baktı. O sırada saçlarını sımsıkı topuz yapmış, menekşe gözlü, dudakları bir çizgi gibi kapalı avukatla gözgöze geldi. İşte o anda gözlerinde birden başka bir görüntü canlandı. Çağlayan gibi omuzlarından aşağı sarkan sarı saçlar, heran gülmeye hazır yürek şeklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir vücut. Bu o parktaki kız olabilir miydi..?


Yoksa halisülasyonlar mı görmeye başlamıştı. 2 saat sonra dava bittiğinde hiç bir şey hatırlamıyordu.


Yanından hızla geçen avukatın peşinden koşup bahçede yakaladı. Tam ağzını açıp konuşacaktı ki. O menekşe göze ta gözbebeklerinin içine kadar sımsıcak bir şekilde baktı; o çizgi halindeki dudaklar güller gibi açarak gülümsedi ve şarkı gibi melodik bir ses duyuldu.


- "Merhaba o gün parkta sana şaka yapmak istemiştim.. Herşeye rağmen beni isteseydin, cesurca yanıma gelip bana telefondaki meleğim demiş olsaydın. Ya da 1-2 saniye daha bekleyebilseydin. Sana evet demek için gelmiştim. Oysa sen kendi kalbini sınavdan geçirdin ve başarısız oldun. Bu arada, sürekli aradığın... ya da parktaki günden sonra hiç aramadığın telefon, ofisimdeki direkt telefondu."


Ve telefondaki melek yürüyüp gitti...

Alıntı...

29 Kas 2008

Sen bilirmisin



*Sen bilir misin özürlü olmanın ne demek olduğunu,

*Sen bilir misin korkarak yürümenin,özgürce koşamamanın ne demek olduğunu,

*Hiç kimseye ihtiyaç duymadan tek başına birşeyler yapabilmenin hazzını,

*Sen bilir misin acıyarak bakan gözlerin ne anlattığını,

*Sen bilir misin bazen işe yaramazın teki gibi hissetmenin ne demek olduğunu,

*Sen bilir misin çocukların sen niye böylesin dedikleri zaman kulağımdaki yankılanan o sesler ve onlara ne bahane uyduracağımı bilememenin sıkıntısını,

*Sen blir misin kimi zaman elinde olmayarak kendini kontrol edememenin zorluğunu,
Beterin beteri var halime çok şükür demenin belkide bu durumun benim ve ailem için bir imtihan olarak düşünmenin ne demek olduğunu sen bilir misin?

*Kendi içimde ne savaşlar verdiğimi,nasıl hasarlar oluştuğunu,

*Sen bilir misin benim ne yaşadığımı,yaşadığım zorlukları ve bunlara katlanmak mecburiyetinin ağırlı altında ezilmenin ne demek olduğunu sen bilir misin

*Herşeye rağmen hayata sıkı sıkıya bağlanmanın ne büyük gayret olduğunu
sen bilir misin sen bilir misin?
Alıntıdır..

Doğuştan görme özürlüler rüya görür mü?

Bütün insanlar rüya görür. Yani doğuştan görme özürlüler de rüya görür. Bildiğimiz gibi görme yeteneğini kaybeden bir insanın zaman içinde diğer duyuları oldukça gelişir, hatta kimi uzmanlar tarafından “süper duyu” olarak adlandırılırlar. Görme özürlü insanlar günlük yaşamda bu duyularla algıladıkları şeyler sayesinde rüyalarında koku, ses, dokunma gibi hislerin ağırlıkta olduğu deneyimler yaşarlar. Fakat görme özürlü insanların gördükleri rüyalar “görsel” öğeler içermeyebilir. Bu da onların ne zaman kör olduklarıyla yakından ilintilidir.
Eğer bir kimse görme duyusunu 5 yaşından önce kaybetmişse (doğuştan görme özürlülük de buna dahil), bu kişinin rüyalarında görsel öğeler bulunmaz. Tabi bu konuda çok az sayıda istisnalara rastlanmış. 1928 yılında Hollanda’da yayınlanan bir raporda, görme duyusunu 5 yaşından önce kaybetmiş 6 ilkokul öğrencisinin rüyalarında çok az da olsa görsel öğeler bulunduğu belirtilmiş. Ama bir insan doğuştan görme özürlüyse rüyaları kesinlikle görsellik içermiyor. Görme duysunu kaybettiğinde 5-7 yaşları arasında olan bir kişinin rüyalarında görsellik olabilir de olmayabilir de. 7 yaşından sonra görme duyusunu kaybeden bir insan ise ne kadar uzun süre ve ne kadar çok şey gördüğüyle orantılı olarak rüyasında görüntülere rastlayabilir.
Uykunun REM (rapid eye movement-hızlı göz hareketi) evresinde görme özürlü insanlarda gözlerin hareketinin ya çok az ya da hiç olmadığını da ekleyelim.

B. Duygu Özpolat

KÖR KUYUDA OLSAK BİLE


Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin esegi, kuyunun birine düsmüş. Niye düser, nasıl düşer sormayin.Esek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, agzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta cürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eseğin ağırlığını cekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, Bağırdı kendi dilinde.Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eseği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karsılaştığı bu durumda kendini eseği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma cağırdı.Ne yapsak, ne etsek, nasıl cıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calışmaya değmez.Tek care, kuyuyu toprakla örtmek.Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun icine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar cıkmış oldu.Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, coğu zaman.Toz toprakla örtmeye calışanlar çok olur.Bunlarla bas etmenin tek yolu,yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
alıntıdır

TOPAL

TOPAL
Anadan doğma sakattı. Bir bacağı, ötekinden biraz kısa olduğu için yürümeğe başlamasıyla, öteki insanlar gibi yürüyemediğini ve aksadığını hemen fark etmişti.
Babası, onu göstermedik doktor bırakmamıştı.
Fakat hiç çare bulamamıştı. Bacağın biri, doğuştan kısaydı. Bunun çaresini bulmağa, henüz insan bilgisi yetmiyordu. Doktorlar : Hem o kadar önemli de değil, diyorlardı. «Ayağın biraz aksaması, büyük bir eksiklik değildir.»
Ama o öyle düşünmüyordu. Öbür çocuklardan ayrı, başka bir şey olduğunu ve kendisi gibi çocuklara pek az, adeta binde bir rastlanabileceğini görüyordu. Onu kim görse, ilk önce aksayan bacağına bakıyor değil miydi?.. Okul yaşı geldiği zaman hüngür hüngür ağladı. Bu çocuk, ötekiler gitmeğe can atarken okulu istemiyordu. Başka sağlam çocuklarla bir araya gelmekten ödü patlıyordu. Diretti. Okula gitmek istemiyordu. Kendisine öğretmen tutsunlardı. Evde öğrenecek, sonra ilkokul imtihanını verecekti.. Ana baba, üzüntüsünden hastalanmasın diye isteğini yerine getirmek zorunda kaldılar.
O da sözünde durdu. Özel ders alıp okudu. Sonra yaşı gelince ilkokul bitirme imtihanlarına girip diplomasını aldı...
Fakat daha fazla okuması lazımdı. Orta okulu da evde tamamlayamazdı kesinlikle okula gitmesi gerekiyordu. O önce yine istemedi. Fakat babası bu sefer artık ona kulak asmadı.
Tekin'i böylece orta okula yazdırdılar. Yazdırırken, okul arkadaşlarının ona ne kadar eziyet edeceklerim hiç düşünmemişlerdi. Halbuki zavallı çocuk, daha okula gittiği ilk gün, arkadaşları ona adını bile sormadılar. Her gören:
— Topal!.. diyordu
Ve Tekin böylece daha ilk günden, çok utandığı kusuru yüzüne vurula vurula karşılandı.
«aaa!..Topal!..» En çok korktuğu söz buydu.. Ne tuhaf, daha «Günaydın! Sen kimsin?» demeden onu bu sözle karşılamışlardı : Topal!.. Ve o günden sonra hep öyle gitti : «Topal aşağı, topal yukarı!. Topal şöyle dedi, topal şunu yaptı!..» Hep böyle.. Çaresiz Tekin kendi kendine bile söylemekten çekindiği bu korkunç sözle çağırılmaktan o kadar utanıyor, öyle sıkılıyordu, ki daha ilk günden, okulda kimse ile arkadaş olamayacağını anladı. Hem zaten okula niçin gidiyordu?. Okuyup öğrenmek için değil mi?. Madem ki kendisini aşağılık görüyor, kendisiyle alay ediyor ve adını bile sormayarak kendisine topal diyorlardı o halde o da kimse ile arkadaş olmayacak, kendisini tamamen derslerine verecekti...
Tekin, değil öteki derslerde jimnastik dersinde bile kısa zamanda arka­daşlarını geride bıraktı. Hem ne geride bırakış ?
Yıl sonu geldi karneler dağıtılırken Müdür, Tekinin sınıfını şu sözlerle alkışladı:
— Hepiniz iyi çalışmışsınız.. Fakat aranızda bir arkadaşınız var, ki onu övmeden edemeyeceğim.. Bu çocuk bir yıldız, nasıl diyeyim? Çalışkan çok başarılı biri.
Bütün sınıfın gözleri, bir anda Tekine döndü. Öğretmen bir göz işareti yaparak Tekin'i ileri çağırdı. Müdür Tekinin elini sıktıktan sonra :
— Seni kutlarım oğlum! dedi. Söyle bakayım bana, senin adın ne?. Tekin sınıf arkadaşlarını acı bir gülümsemeyle süzdü ve onlara bir ders, önemli bir ahlak dersi vermek isteyerek, gür bir sesle şu cevabı verdi:
—Topal!..
O güne kadar Tekin'e «Topal» diyen arkadaşları bir suçlu gibi yere baktılar. Bu olaydan sonra arkadaşları O'nu hep Tekin diye çağırdılar.

F. Canan CEM
YAVRUTÜRK Dergisi'nden